Kadınların Sağlıklı ve Güvenli Koşullarda Kürtaj Hakları Kısıtlanamaz; Karar Kadınlarındır

19 Oca 2013

17 Ocak 2013

 

Başbakanın, kürtajı cinayet olarak gördüğünü açıklamasıyla başlayan süreçle birlikte, “üreme sağlığı ve çocuk istismarı yasası” adıyla hazırlanan yasa taslağı yoluyla, kadınların üreme ve istemli düşük hakları konusundaki kazanımlarının geri alınmasına dönük çaba, bir hükümet politikası olarak sürdürülmektedir.

18.01.2013

BASIN AÇIKLAMASI

KADINLARIN SAĞLIKLI VE GÜVENLİ KOŞULLARDA KÜRTAJ HAKLARI KISITLANAMAZ;

KARAR KADINLARINDIR.

Başbakanın, kürtajı cinayet olarak gördüğünü açıklamasıyla başlayan süreçle birlikte, “üreme sağlığı ve çocuk istismarı yasası” adıyla hazırlanan yasa taslağı yoluyla, kadınların üreme ve istemli düşük hakları konusundaki kazanımlarının geri alınmasına dönük çaba, bir hükümet politikası olarak sürdürülmektedir.

Öncelikle, Üreme Sağlığı Yasası’nın adının çocuk istismarı suçu ile birlikte anılmasının başlı başına bir talihsizlik içerdiği, böylece istemli düşüğün bir suç olarak ima edilmesinin amaçlandığı açıktır.

Kürtajın sadece devlet hastaneleri ve uzman hekimlerce yapılması kararı kürtaja erişimi kısıtlamaya yöneliktir.

Hükümetin istemli düşük süresini aşağıya çekme girişimi, kadınların kürtaj haklarının sınırlandırılma girişimine gösterdikleri tepki sonucu engellendi; “süreye dokunmayacaklarını, kaliteyi arttıracaklarını” bildiren hükümet yetkililerinin açıklamasını inandırıcılıktan uzak bulmaktayız. Zira kürtajın sadece devlet hastanelerinde ve uzman hekimlerce uygulanması kulağa hoş gelen bir yaptırım gibi görünse de aslında kürtajın ulaşılabilirliğini azaltan bir kısıtlama olduğu ve “cezalandırıcı kalite” olarak adlandırılmayı hak ettiği aşikardır.

1983’de 2827 sayılı yasayla gebeliği sonlandırmanın yasal olmasıyla, gebeliği sonlandırma ve üreme sağlığı hizmetleri (GS ve gebelikten korunma) bir arada ve iki ayrı hizmetin ayrı ayrı toplamından daha düşük maliyetle sunulabilmiştir. Gerekli eğitimden sonra sertifikalandırılmış olan pratisyen hekimler, gebelik sonlandırılması için yetkilendirilmiş, uygulamalar sırasında hiçbir sorunun yaşanmadığı, komplikasyon çıkmadığı görülmüştür. Bu uygulamalar sonucunda; anne ölüm hızı altıda bir oranında azalmıştır. Kadınların yaşam süresi 14 yıl artmış, kürtajlar üçte bir oranında azalmıştır. Bu veriler, kürtajın sadece devlet hastaneleri ve uzman hekimlerce yapılması kararının kürtaja erişimi kısıtlamak olduğunu göstermektedir.

Üreme Sağlığı Yasa Tasarısı için dayanak oluşturan kürtaj sayısındaki artış söylemi dayanaksızdır;

Kürtajın bir doğum kontrolü yöntemi olarak kullanıldığı yargısı kürtajı sınırlamaya dayanak oluşturma söylemidir.

Hacettepe’nin Nüfus Etüdleri Enstitüsü ile birlikte yaptığı son Nüfus Sağlık Araştırması göstermiştir ki 1993’de her 100 gebelikten 25’i isteyerek düşük yani kürtajla sonlanırken bu oran 2008’de 100 gebelikte 10’a düşmüştür. Kadınların gebelikten korunma isteklerinin karşılanmaması; istenmeyen gebeliklere ve artmış gebelik sonlandırma taleplerine, yani artmış kürtaj başvurularına yol açar.

Deneyimler kürtajın yasaklanmasının kürtaj sayılarını azaltmadığını göstermektedir. Kürtajın yasak olduğu ülkelerde kadınlar, sağlıksız koşullarda ehliyetsiz kişilere başvurarak, bazen de kendi kendilerine uyguladıkları, sağlık için çok tehlikeli olabilecek yöntemlerle düşük yapmakta, bu yolla ölümler olmaktadır.

Doğum kontrolünü erkekler de uygulamalıdır:

Modern kontraseptiflerin kullanımı ise on yıl içinde hızlı ve istikrarlı bir yükseliş göstermiştir (1988’de %31, 1993’de %34.5, 2008 de % 73.0). Özellikle, 2827 sayılı yasanın, pratisyen hekimler, ebe-hemşire ve ebelerce de uygulanmasına izin verdiği RİA’ların kullanımı bu on yılın içinde yüzde yüzden fazla artış göstermiştir (1983’de %9, 1988’de %14, 1993’de %19, 2008’de % 16.9) Benzer bir şekilde, tüp ligasyonu kullanımı da kadınlarda %1’den %3’e yükselmiş, 2008 sonuçlarına göre ise %8.2 olmuştur. Erkeklerdeki kullanımı ise % 0.1 dir). Aynı yıllar içinde hap kullanımı(1983’de %9, 1988’de %6, 1993’de %5 ve 2008 de % 6.3) ve geri çekme yöntemi kullanımı (1983’de %20, 1988 ve 1993’de %26, 2008 de % 26.2) biraz gerilemiştir. Ancak tüm bu yöntemler kadına uygulanan, çoğunlukla yan etki içerebilen yöntemlerdir. Erkeklerin doğum kontrolünde sorumluluk almaları gereklidir.

Kürtaja erişimin kısıtlanması bir devlet politikasıyken hekimin kürtajı reddetme hakkı olamaz.

Devletin yetkili ağızları tarafından kürtajın cinayet olduğu ifade edilmiş, kadınlara sürekli en az üç çocuk doğurmaları öğütleniyorken, hekimlerin kürtajı reddetmeleri etik dışıdır. Hiçbir hekimin hastasının sağlık hakkına erişimini engelleme hakkı olamaz. Bu uygulamanın özellikle kısıtlı sayıda hekim bulunan küçük şehirler için son derece sakıncalı olacağı ise açıktır.

Devletin “tüp bebek” için kaynak ayırdığı 120’den fazla merkez olduğu, özel hastanelerin yoksul aileler için tüp bebek “promosyon”u verdiği bilinmektedir. Tüp bebek uygulaması için birden fazla cenin oluştuğu ve bunlardan sadece bir tanesinin kullanılıp, diğerlerinin yok edildiği, tıbbi bir gerçektir. Buradaki uygulamaya göz yumarak, kadınlar için yaşamsal bir konuda yasaklamaya girişmek, aynı işlemi bu kez “cinayet” olarak nitelendirmek en hafif ifadeyle çelişkidir ve gerçek niyetin canlılığı korumak olmadığı açıktır.

Kürtaja erişimi kısıtlama politikaları kadını değersizleştirme politikalarının sonucudur.

Türkiye’de iktidar tarafından ifadesini bulan “kadın ve erkeğin eşit olmadığı” anlayışı, her fırsata üç çocuk doğurmaları buyurulan kadınları annelik kimliğine hapsetmek, kadın olarak varolma hakkı tanımamak anlamına geliyor. Kadınların kutsal annelik söylemiyle evde oturmaları, çocuk doğurmaları, hasta ve yaşlı bakımı ile sosyal devletin çekildiği alanların yükünü omuzlamaları bekleniyor.

Kürtaja erişim hakkının kısıtlanması; kadınlar için aynı zamanda kendi geleceklerini planlayabilme, sağlıklı yaşayabilme hakkının da kısıtlanmasıdır. Devletin birey olarak görmediği kadının kaç çocuk doğuracağına, doğurup doğurmayacağına, bunu ne yolla yapacağına karar vermesidir. Bu ancak kadını değersiz gören bir anlayışla mümkündür.

Karar kadınların olmalıdır.

Kadınların aile içinde şiddete maruz kaldığı, cinsel ilişkiye ” hayır “demenin kadın cinayeti nedeni olduğu, evlilik içi tecavüzün yaygın olduğu, doğum kontrolü yöntemlerine ulaşamadığı bir ülkede, istemli düşük kararı da kadınların kendilerine ait olmalı, koca izni istenmemelidir.

5013 sayılı biyoloji ve tıbbın uygulanması bakımından insan hakları ve insan haysiyetinin korunması sözleşmesinin birinci maddesi; “bu sözleşmenin tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayırım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına alacaklardır” der.

İkinci maddesi ise; “insan menfaatleri ve refahı bilim veya toplumun menfaatlerinin üstünde tutulacaktır.” demektedir.

Kadınların kendi geleceklerini belirleme, doğurup doğurmama kararları kendilerine aittir. Devletin nüfus politikalarının aracı yapılamaz.

Ayrıca, Türkiye’nin de katılarak sonuç belgesini imzalamış olduğu “Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansında-ICPD, Üreme Sağlığı, sadece üreme sistemi, işlevleri ve süreci ile ilgili hastalık ve sakatlığın olmaması değil, tüm sözü edilenlerle ilgili fizik, mental ve sosyal yönden tam iyilik hali olarak tanımlanmıştır”. Yani üreme sağlığı, insanların güvenli bir cinsel yaşama, üreme yeteneğine sahip olmaları ve bunu ne zaman ve nasıl kullanacakları konusunda karar verme özgürlüğüne sahip olmaları anlamına gelmektedir. Bu koşul kadın ve erkeklerin kendi seçecekleri güvenli, etkili, maliyeti uygun ve kabul edilebilir aile planlaması yöntemleri hakkında bilgi ve klinik hizmetlere ulaşabilmelerini, gerektiğinde isteyerek düşük hizmetlerine ulaşabilme hakkını içerir.

Kürtaja erişim hakkı, aynı zamanda kadının yaşam hakkıdır.

Düşüğün yasallaşması, ülkedeki düşüğe bağlı komplikasyonların ve anne ölümlerinin önlenmesini sağlamış, güvenli olmayan düşüklere bağlı anne ölümleri yok denilecek kadar azalmıştır. Dünya Sağlık Örgütü’nün son hesaplamalarına göre, çoğu gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere, istenmeyen gebeliklerin sonucu olarak bir yılda dünyada yaklaşık 42 milyon gebeliğin isteyerek düşükle sonlandığı tahmin edilmektedir. Bu sayının 20 milyonu, sağlıksız koşullarda yapılan düşükler olup, bunlara bağlı binlerce anne ölümü ve sakatlık meydana gelmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde anne ölüm oranı gelişmiş ülkelerin 100-200 misli daha yüksektir. Yine mevcut istatistik bilgilere göre anne ölümlerinin % 13’ü sağlıksız düşükler nedeni ile meydana gelmektedir. Bu bilgi her 10 anne ölümünden en az birinin bu nedene bağlı olduğunu göstermektedir. Dünya nüfusunun yüzde 25’i oldukça katı düşük yasalarının bulunduğu ülkelerde yaşamaktadır. Bu da yasa dışı ve güvenli olmayan düşük işlemlerine başvuruyu, kaçınılmaz olarak artırmaktadır. Gebeliğin güvenli olmayan koşullarda sonlandırıldığı dönemlerden, isteyerek düşüklerin sağlık kurumlarında, sağlık kurallarına dikkat edilerek yasal temelde gerçekleştirildiği dönemlere, 40 yılı aşan bir sürede ve sağlık çalışanlarının, hekimlerin büyük çabalarıyla gelinmiştir. İsteyerek düşük hizmetlerinin 1983 yılından bu yana yasal olarak ulaşılır olması, daha travmatik yöntemlerin kullanılması sonucu, anne ölümleri içindeki düşüğe bağlı ölümlerin payı % 2’lere düşmüştür. Bu izlenen doğru politika/strateji sonucu ulaşılan “gerçek bir başarıdır”.

Kürtaj uygulamalarındaki yanlışlıkların sorumlusu hekimler değil, sağlığın ticarileşmesi politikaları, kadınları değersizleştiren düşünce ve söylemleriyle iktidardır.

Sağlıkta dönüşümle birlikte sağlığın metalaşması, sağlığın hak değil, satın alınabilir bir meta oluşu, birinci basamak hizmetlerinin özelleştirilmesi ve ekip anlayışıyla yürütülür olmaktan çıkarılması kadın düşmanı politikaların uygulanmasını kolaylaştırıcı bir zemin oluşturmaktadır.

Aile planlaması hizmetleri, özellikle 1961 yılında kabul edilen 224 sayılı “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesine Dair Kanun” çerçevesinde temel sağlık hizmetlerinin bir bölümü olarak, ev ziyaretleri ile 15-49 yaş kadınların ve gebelerin izlemelerinde gebelikten korunma eğitiminin de yapılması, gereksinimi olan kadınlara Sağlık Ocaklarında ve Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Merkezlerinde (AÇSAP), hastanelerin Aile Planlaması Kliniklerinde hizmet sunulması şeklinde verilmiştir. Bu hizmetlerde toplumun sağlık eğitimi ve gebelikten korunma yöntemleri konusunda bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesinde, sağlık ocağı ve sağlık evlerinde çalışan pratisyen hekim, ebe ve hemşireler önemli olmuşlardır.

Aile hekimliği ile ilk basamakta sağlık hizmeti bir ekip tarafından değil, nerede ise “tek hekim” tarafından sunulmaktadır. Var olan uygulamada, ancak bir şikayeti olan Aile Hekimine başvuracaktır. Sağlık ocakları sisteminde olduğu gibi “ev ziyaretleri yapılması” yönetmeliklerde yer alsa da, pratik olarak hekim başına düşen nüfusun yoğunluğu, Türkiye coğrafyası düşünüldüğünde uygulanamamaktadır. 2005 yılında yapılan Ulusal Anne Ölümleri Araştırması” verilerine göre; Türkiye’de Anne Ölüm oranı gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında en az on misli daha yüksek olup 100 bin canlı doğumda 28.5’dir. Bu araştırmaya göre Türkiye’de yaşam boyu gebelik ve doğuma bağlı ölüm riski 1536 kadında birdir. Oysa bu risk kentsel alanlarda 2391 kadında 1 iken, kırsal alanlarda 869 kadında 1 olarak bu risk bir kat daha fazla yükselmektedir. Ayni araştırmada, İstanbul’da yaşayan bir kadının gebelik ve doğuma bağlı ölüm riski 4876 kadında 1 iken bu risk Kuzeydoğu Anadolu’da on kat artarak 439 kadında 1’e yükselmektedir . Bu veriler, Türkiye’de yalnızca tedavi yaklaşımı ile değil , koruyucu sağlık hizmetlerine öncelik ve ağırlık veren, sağlık hizmetlerinin çeşitli disiplinlerden oluşan bir ekiple “Koruyucu Sağlık Hizmetleri Yaklaşımı” ile sunulması gerektiğine işaret etmektedir .

Aile Hekimliği Sisteminde en fazla zarar görecek hizmetler, doğurganlığın düzenlenmesi / gebelikten korunma hizmetleridir. Bilindiği gibi gebelikten korunma hizmetleri sağlam kişiye verilen koruyucu hizmetlerdir ve gerek danışmanlık verilmesi gerekse uygulamalar özel bir bilgi ve beceri gerektirmekte, bazı uygulamalarda ise eğitimden sonra sertifikalandırılmış olma zorunluluğu vardır. 2010 yılı sonu itibarı ile Türkiye geneline yaygınlaştırılan bu sistemde aile hekimi görevini yürütecek hekimlerin gebelikten korunma uygulama sertifikasına sahip olma durumu bilinmemektedir. Bu durumda sertifikası olmayan hekimlere gebelikten korunma hizmeti için başvuran ve örneğin rahim içi araç uygulatmak isteyen bir kadın bu hizmeti alamayacak, muhtemelen özel hekime başvurmak gibi kendisine daha pahalıya mal olacak ya da uygulama yapılan bir hastaneye başvurmak gibi zaman ve özel beceri isteyen çareler aramak zorunda kalacaktır. Sistemin başlangıcında gebelikten korunma hizmetlerini, Aile Sağlığı Merkezlerinin (ASM) bu eksiğini gidermek amacı ile“Toplum Sağlığı Merkezlerinin-TSM” vereceği belirtilmiştir. Ancak aile hekimlerinin kendisine kayıtlı bireyler gebelikten korunma hizmeti istediğinde onları sevk etmeleri beklenen TSM’lerle ilgili henüz böyle bir düzenleme yapılmadığı gibi, yapılsa da bu tür uygulamalar sağlık hizmetinde bütüncül yaklaşıma uygun bir durum da olmayacaktır. Ayrıca Aile Hekimliği sisteminde başka yere sevk, performans değerlendirmesi acısından da sorunlu bir alandır.

Aile Planlaması hizmetleri ile ilgili diğer beklenen olumsuzluk, geçmişte sağlık ocaklarına Sağlık Bakanlığı tarafından hibe ya da bütçe yolu ile temin edilen oral kontraseptifler, rahim içi araçlar ve kondomlar, başvuranlara ücretsiz olarak dağıtılmaktaydı. Aile hekimliği sisteminde ise ücretsiz dağıtımın biçimi henüz açık olmadığı gibi, sosyal güvenlik kurumu (SGK) da bir tedavi etkisi olmayan kontraseptif giderlerini ödememektedir. Bunun anlamı,bireyler ve ailelerin bu önemli koruyucu hizmeti ceplerinden ödeyerek elde etmek durumunda kalacak olmasıdır. Bu da hizmete ulaşmayı engelleyen başka bir faktördür. Diğer taraftan, hastanelerin aile planlaması kliniklerinde uygulanan gebelik sonlandırmaları ve diğer gebelikten korunma bağlantılı uygulamalar da SGK ödemeleri kapsamının dışında olup hizmete ulaşmada önemli bir engel teşkil etmektedir.

Ayrıca performans uygulamaları gebelikten korunma hizmetlerinin uygulanmasını azaltmış, değersizleştirmiştir. Ayrıca hasta yoğunluğu ve hastaya ayrılan sürenin kısalığı bir bakanlık politikası olarak hizmet kalitesini düşürmektedir.

Hizmet içi eğitimler ve kalite standartlarının izlenmesine yönelik süreçlerin ihmal edilmesi hizmet sunumundaki aksaklıkların görülmesini ve iyileştirmelerin yapılmasını engellemektedir.

Devletin görevi kadınlara sağlıklı, ulaşılabilir ve güvenli kürtaj olanağı sağlayan mekanlar oluşturmaktır.

Yasalarda belirtilmiş ya da belirtilmemiş olan diğer bazı faktörler, yasal olduğu hallerde bile gebelik sonlandırılması hizmetine erişimi kısıtlayabilir. Hizmetin verildiği ve yasal durum bilgisine sahip olunmaması, üçüncü tarafların (bunlar eş, anne- baba izninin aranması), hizmeti verecek olan sağlık personeli ve kuruluşlarının kısıtlı olması ve mahremiyetin temin edilmemesi bu tür engeller arasındadır.

Sağlık Bakanlığı’nın görevi, kadınların güvenli, sağlıklı kürtaj olabilecekleri sağlık merkezlerini belirlemek, görev tanımlarını ve hizmet kapsamlarını kürtajı içerecek biçimde açıklıkla yapmaktır. Muayenehanelerde kürtajın yasaklanması, pratisyen hekimlerin kürtaj yapmasının engellenmesi, kadınlar açısından sağlıklı kürtaja erişim hakkını kısıtlamaktadır. Kadınlar nereye başvuracaklarını bilemediklerinde, AÇSAP’lar da kapatıldığı için, devlet hastanelerine başvurularda yığılmalar olmaktadır. Bu yığılma kürtaj sayılarındaki artışa işaret etmez.

Devlet hastanelerinin toplu malzeme alımlarının il sağlık müdürlüklerine devri, gebelikten korunma araçlarının alımını kısıtlamaktadır. Gerçekten kürtaj sayısı azaltılmak isteniyorsa, yasaklayıcı önlemler yerine gebelikten korunma eğitimleri ve araçlarının yaygın ve ulaşılabilir olması daha etkilidir. Kaliteli gebelikten korunma hizmetinin ve gebeliği önleyici yöntemlere ulaşımın, özellikle de yoksul – genç – tecavüze maruz kalmış ve HIV enfeksiyonu taşıma gibi hizmete erişimi daha güç olan kesimleri gözeterek, yaygınlaştırılması ve kolaylaştırılması gerekmektedir.

Kürtaj yapılacak mekanların temiz olması, personelin cinsiyetçilikten, kadınları suçluluk duymaya iten tavır ve davranışlar göstermekten uzak olmaları gereklidir. Devletin yetkili ağızlarının kadınları suçlayıcı söylemlerinin, böylesi olumsuz tavırları beslediği bilinmelidir.

Gebelik sonlandırma işleminin kolay ve ağrısız olmasını sağlayıcı işlev gören misoprostol ilacının eczanelerden toplatılması, sağlık merkezlerinde ilacı kullanmak durumunda olan hekimleri ruhsatsız ilaç kullanmak zorunluluğuna itmekte, ilacın kullanımını engellemektedir.

Güvenli düşük hizmetlerinin planlanmasının ve yönetiminin sağlanması devletin görevidir.

DSÖ’nün ilk kez 2003 yılında oluşturduğu ve güvensiz düşüklerin önlenmesi ve bu tür olaylardan doğacak komplikasyonların uygun şekilde tedavi edilmesini desteklemek amacını taşıyan; “Güvenli Düşük: Sağlık Sistemleri İçin Uygulama Rehberi” geçen süre içinde geliştirilen yeni teknolojilerin ve yayınlanan bilimsel çalışma sonuçlarının ışığında güncellenmiş ve ikinci baskı olarak 2012 yılında yayınlanmıştır. Bu rehbere göre;

Gebeliğin birinci üç-ayı içinde olan gebelikler için aşağıdaki düşük yöntemleri önerilir:

o Gebelik süresi 12-14 haftaya kadar olan gebeliklerde manuel veya elektrikli vakum aspirasyonu.

Dilatasyon ve küretaj (D&C) güncel olmayan bir düşük yöntemidir, yerini vakum aspirasyon veya tıbbi yöntemlere bırakmalıdır.

Gebelik süresi 12-14 haftadan büyük gebeliklerde aşağıdaki yöntemler önerilmektedir:

o Vakum aspirasyon ve forceps kullanarak dilatasyon ve boşaltma (D&E).

Oniki –ondört haftadan büyük gebeliklerde cerrahi yöntem öncesi rahim ağzının gevşetilerek işleme hazırlanması herhangi bir travma veya yaralanmayı engellemek için gereklidir. Daha küçük gebeliklerde de özellikle rahim ağzı yaralanması ya da rahim perforasyonu riskini önlemek amacıyla rahim ağzı (misoprostol vb gibi ilaçlarla) hazırlanmalıdır.

Hem cerrahi hem de tıbbi düşüklerde ağrının kontrol altına alınması her zaman önerilmeli ve hastanın tercihi durumunda uygun ağrı kesme yöntemleri mutlaka sağlanmalıdır. Çoğu vakada, oral ağrı kesiciler ve/veya sedasyon yeterlidir. Ağrı tedavisine gerek duyulması gebelik haftası büyüdükçe artar.

Cerrahi yöntem kullanıldığında rahim ağzının mekanik olarak gevşetilerek hazırlanması gerektiğinde lidokain ile yerel anestezi yapılabilinir. Rutin düşük işlemlerinde genel anestezi, analjezi ve yerel anesteziye göre daha çok komplikasyon riski taşıdığı için önerilmez.

Kan yolu ile geçebilecek enfeksiyonlara karşı standart enfeksiyon kontrol yöntemleri her zaman uygulanmalıdır.

Ancak bilinmelidir ki, ağrı algısını etkileyen sadece işlemin kendisi değil, daha fazla ve önemlisi kadının suçlanmadığını, cinsiyetçi tavırlara maruz kalmayacağını, ahlaken sorgulanmadığını hissetmesidir.

Uygulamada pek çok kamu hastanesinin 10 haftalık süreyi 8 haftayla sınırlamış durumda olduğunu kaygıyla izlemekteyiz. Hastaneler, 8 haftayı geçen gebeliklerde, ‘anestezi için donanımlı olmadıkları’ gerekçesiyle kürtaj yapmıyorlar. Oysa 12 haftaya kadar olan gebeliklerde genel anestesi uygulaması gereksiz ve komplikasyonu arttırıcı bir özellik taşır ve hastayı reddetmek için gerekçe olamaz..

İkna odaları ve kalp sesi dinletmek gibi uygulamalar etik değildir ve kadının ruh sağlığına yönelmiş psikolojik şiddettir.

Yeni yasa tasarısına göre, kürtaj için sağlık kuruluşuna giden kadınların, ‘yetkili’ bir heyetle ön görüşme yapması zorunlu kılınıyor. Görüşmede kadına, kürtajın riskleri anlatılırken, tekrar düşünmesini sağlamak üzere ceninin kalp atışının dinletilmesi kuralı getiriliyor. Bu görüşmeye kadının kocası da alınıyor ve sonrasında kadına ve ailesine kürtaj yaptırıp-yaptırmama ile ilgili 2-3 gün düşünme süresi veriliyor. Bu düzenleme ile, yürürlükteki yasada var olan kocanın yazılı izni yeterli görülmeyerek, kadın bu süreçte kocayla birlikte hareket etmeye zorlanıyor. Düzenlemede yasal süresi geçtikten sonra bebeği kendi düşüren kadınlara verilen 1 yıllık hapis cezası 2 yıla çıkarılıyor. 10 haftalık süresi geçen kadına kürtaj yapan hekim, kadının ölmesine neden olursa en az 20 yıl hapis cezası alıyor.

Kürtaja kendi hayatı ile ilgili zorunluluklar nedeniyle başvuran kadınlara psikolojik baskı anlamını taşıyan telkinler, kadının yükünü arttırmakta, ruh sağlığını bozmaktadır.

Taleplerimiz;

1. Bütün kamu ve özel hastanelerde kürtajda 10 haftalık yasal süreye uyulmalı ve bu süre 12 haftaya çıkarılmalıdır.

2. Tecavüz durumlarında kürtaj süresi başka ülkelerde olduğu gibi en az 24 hafta olmalı. Tecavüz sonucu ortaya çıkan gebeliklerde kadının beyanı yeterli görülmelidir.

3. Kürtajda koca izni kaldırılmalıdır. Karar kadının olmalıdır.

4.Kadının ruh sağlığını bozucu, hak etmediği bir suçluluk taşımasına yönelik “ikna odası” uygulamasından kaçınılmalıdır

5. İstenmeyen gebeliklerin önlenmesi için gerekli doğum kontrol yöntem ve araçlarına kolay ve ücretsiz erişim sağlanmalıdır.

6. Her kadın sağlıklı koşullarda, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkına sahip olmalıdır. Bunu sağlamak devletin sorumluluğudur.

7. Vakum yöntemiyle gebeliği sonlandırma eğitimi verilen pratisyen hekimlerin kürtaj yapabilmelerine olanak sağlanmalıdır.

8. Her kadın yaşadığı şehirde hangi merkezlerde gebeliğin sonlandırıldığını bilmeli ve kolayca ulaşabilmelidir.

9. Sağlık Bakanlığı tarafından her ilde hangi hastanelerde kürtaj yapıldığı,kaç uzman, kaç yetkili personel olduğunu, tüm ülkedeki personel dağılımı açıklanmalıdır.

10. Kürtajı engellemek bir temel politika iken, “vicdan” hekimlere görevlerini yapmalarının kalkanı olarak ileri sürülemez.

11. Kadınlara kürtaj klinikleri ve hastanelerinde son tıbbi teknoloji doğrultusunda, sağlıklı koşullarda ve parasız kürtaj servisi sağlanmalıdır.

12. Kadınlar, ahlaki yargılardan uzak, cinsiyetçi ve suçlandırıcı imalar olmaksızın gebeliklerini sonlandırabilecekleri koşullara sahip olmalıdırlar.

13. Kadın bedeni, ucuz işgücü, savaş ve nüfus politikalarının aracı haline getirilemez.

 

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ KADIN HEKİMLİK VE KADIN SAĞLIĞI KOLU      

 



Bugün 0 kez görütülendi. Toplam 99 kez görüntülendi

Yorumlara kapalı.